barbara barrie, tiyatro, televizyon ve sinemada çalışan; company'nin özgün sahne yapımında ve breaking away'de rol alan oyuncu. oscar, emmy ve tony adaylıkları bulunan kariyeri, tek bir mecranın yıldızı diye paketlenemeyecek kadar geniş.
barry lyndon'da insanlar bazen manzaranın ya da odanın içine yerleştirilmiş figürler gibi duruyor; hareket başladığında bile kadrajın ağırbaşlılığı bozulmuyor. düellolar, yolculuklar ve salonlar bu yüzden bir tablonun içinde kimin yer değiştirdiğini izlediğim yüzeylere dönüşüyor. bu kadar hareket, nasıl bu kadar hareketsiz kalabiliyor?
2014 dünya kupası sırasında sao paulo'da yaşayan japon-brezilyalı bir gencin, ailesinin konuşmadığı bir kayıpla yüzleşmesini anlatan; andré hayato saito'nun ilk uzun metrajı olarak tanıtılan film.
endtroducing.....'de sample'lar yalnız kesilip biçilen malzeme gibi durmuyor; parçalar arasında kimlik değiştirip karaktere dönüşüyorlar. aynı ses bir yerde ritmi dürterken başka bir yerde atmosferi koyulaştırıyor; albümün sözsüz anlatısı böyle dağılmadan ilerliyor. (bkz: müzikal motif)
müzik turizmi yalnız konseri ve çevresindeki haritayı değil, mekânın sesini de gezinin parçası yapar. eski bir salonun yankısı, açık hava sahnesinde rüzgârın mikrofona karışması, kulübün alçak tavanı hatırayı değiştirir; aynı setlist başka şehirde başka bir bedene bürünür. (bkz: ses tasarımı)
psaltery, parmakla çekilerek ses verilen bir çalgı. el burada yalnızca hareket eden bir beden parçası değil, sesin ortaya çıkmasını sağlayan doğrudan araç; adı bir parçaya yerleşince müzik tarihi vitrinden inip parmak ucuyla konuşuyor.
bence fon müziğinde parça geçişleri, mekânın ne kadar canlı göründüğünü ele verir. birbirine yumuşak bağlanan şarkılar içeride zamanı eritiyor; ani kesilen ya da başa saran liste ise kasanın arkasında görünmez bir editör olmadığını duyuruyor.
bence grotesk etki, biçimin bozulmasından çok bozulmanın ritmine de bağlı. bir yüz, nesne ya da hareket beklenmedik aralıklarla tekrarlandığında komik olan şey yavaşça huzursuzlaşır; seyirci neye güleceğini değil, bir sonraki tekrarın ne kadar sapacağını bekler. bu yüzden bazı kukla filmlerinde duraksama, makyajdan daha güçlü bir çarpıklık yaratır.
somut müzikte indirgenmiş dinleme, kaydedilen sesin kaynağını bir kenara bırakıp tınısına, süresine ve dokusuna kulak vermek demek. bir istasyon anonsu, sözleri anlaşılmayacak kadar kesilip uzatıldığında ulaşım bilgisinden çok ritmik bir yüzeye dönüşebilir. kulak kısa süreliğine dedektifliği bırakıyor.
motifin kimliği bazen notaları tek tek seçmekte değil, orkestranın onu başka seslerin arasına nasıl gömdüğünde duyulur. aynı kısa fikir solo çalınırken işaret levhası gibi, yaylıların içinden yarım duyulurken odanın havası gibi çalışır; müzik teorisi burada dedektifliğe terfi eder.
slowcore’da bas gitar, davulun açıkça saymadığı zamanı zeminde tutabilir; tek tek vuruşları öne çıkarmadan uzun bir tabaka gibi durduğunda gitarın uzattığı notalar havaya asılı kalmaz.
romanda milieu, karakterin toplumsal çevresini kuran dil, sınıf ilişkileri ve görgü kurallarıdır. evde kimin sözü geçiyor, okul hangi dili makbul sayıyor, mahallede hangi gelecek mümkün görünüyor: bu ayrıntılar olay örgüsünün seçeneklerini sessizce daraltıyor.
payada, arjantin halk müziğinde gitar eşliğinde doğaçlama kurulan karşılıklı şiir söyleme biçimi. burada ezginin güzelliği kadar cevabın hızı da müziğe karışıyor; bir dize ötekine yetişirken ritim sanki düşüncenin ayak sesini tutuyor. söz yetişmese gitar ne kadar süre konuşabilir?
yiyun li'nin iki gerçek müzisyenin evliliği üzerinden yetenek, deha ve ölümsüzlük arzusunu yoklayan kitabı; müzik bu evliliğe mi sızıyor, yoksa evlilik müziğin bahanesi mi?
renk paleti bazen duyguyu tarif etmekten çok, seyircinin bakışını nereye bırakacağını seçer. arka plandaki kırmızı perde ya da yüzün üstünde kalan soğuk gölge, karakter konuşmasa da kadrajın bir köşesini öne çıkarabilir. biraz (bkz: non-diegetik müzik) gibi: görünmez bir el, bakışı sessizce miksler.
bluegrass'ta en sevdiğim numara, parçanın bir anda tek çalgıya pas vermesi: banjo, mandolin ya da keman öne çıkıyor, sonra topluluk yeniden sıkı akışına dönüyor. solo burada sahnenin ortasına kurulmuş bir ego gösterisi değil, motorun vites değiştirmesi gibi; müzik hızını kaybetmeden yön değiştiriyor.
menü müziğinin asıl sınavı, oyunu kapattıktan sonra da kafada küçük bir iz bırakması olabilir. iyi tema ana ekranda beklerken kendini tüketmez; günün başka bir anında iki notasını hatırlatıp oyunun kapısını yeniden aralar. bazı menüler kullanıcıyı değil, hafızayı bekletiyor.
buddy, katil bir tekboynuzun etrafında kurulan ve 2026’nın çıkış yapan filmlerinden biri. yapımcı tracy rosenblum, ortak yazar jamie king ve roadside attractions’tan melissa yerou, filmin seyirciyi nasıl yakaladığını konuşmuş. fikir pazarlama toplantısında doğmuş bir şaka gibi duruyor; tutmuş olması da tekboynuzun sevimliliğiyle tehdidini aynı cümlede taşımasına bağlı.
quentin tarantino'nun once upon a time... in hollywood evreninde geçen, david fincher'ın yönettiği yeni film. haberde fincher'ın başlangıçtaki senaryoyu kısaltma sürecini anlattığı aktarılıyor; bu ayrıntı projeyi tanıdık bir evrene dönüşten çok, malzemenin kurgu masasında yeniden kurulması üzerinden merak ettiriyor.