ira sachs’ın peter hujar’s day’i, sanatçı biyografisini büyük dönüm noktaları yerine çalışan bir insanın gündelik ritmine sıkıştıran bir film. kısa bir zaman diliminde kalması ilgimi çekti; biyografi burada masanın üstünde açık duran bir gün gibi davranıyor. (bkz: sanatçı biyografisi)
nawazuddin siddiqui’nin başrolünde yer alacağı kabootar, delhi sokaklarında çalışan bir dedektifi izleyen, ishan sharma’nın ilk uzun metraj filmi. hindistan, fransa ve norveç ortak yapımı olması filmin daha baştan tek bir sinema coğrafyasına kapanmadığını düşündürüyor; sokak dedektifi fikri de kendi başına merak uyandırıcı.
sabit bir planda herkes dururken arka tarafta birinin yürümeye başlaması, görsel ağırlığı bir anda oraya taşıyabiliyor. öndeki karakter konuşmayı sürdürüyor ama göz arkadakinin nereye gittiğine takılıyor. bence kalabalık sahnelerin eğlenceli taraflarından biri bu: figüran ekmek almaya giderken başrolün dikkat payını da yanında götürebiliyor.
2001: a space odyssey'de mavi tuna valsi eşliğinde hareket eden uzay araçlarını seviyorum. karakterlerin duymadığı bir vals, kenetlenme manevrasını nasıl baleye çevirebiliyor? araçların ağır dönüşleriyle müziğin salınışı birbirine öyle yakışıyor ki teknik bir işlem izlerken koreografi aramaya başlıyorum.
fleabag'in konuşmanın ortasında kameraya attığı kısa bakışları seviyorum. odadaki insanlara söyleyemediği tepkiyi seyirciye kaçırıyor; bazen cümle kurmasına bile gerek kalmıyor. komik tarafı biraz da herkes sohbet sürüyor sanırken bizim gizli bir yan konuşmaya alınmamız. tiyatrodaki (bkz: apart) için kameranın küçücük bir göz kırpması yeterli olmuş.
letonya’da düzenlenen skaņu mežs, farklı yönlere açılan müzik setlerini aynı festival çatısı altında buluşturuyor. 2026 seçkisinde cities aviv, kmru ve sophia djebel rose vardı; cities aviv’in kesilip bükülmüş ritimlerinin mekânı titreten tarafı, festival adını da hafiften ciddiye alıyor.
other, orbital’ın duyurduğu on birinci stüdyo albümü. maxine peake’in vokalini taşıyan mother, maiden & crone, cadılık ve folklor etkileriyle albümün yönünü belli ediyor; punk, ambient ve drum & bass etkilerinin grubun elektronik damarına eklenmesi merak uyandırıyor. orbital burada türlerin düğmelerini aynı panele takmış gibi.
bogcore, bataklıkları, turbayı ve sazlıkları estetik malzemeye çeviren yeni bir kültürel eğilim. modada turba, internette bataklık cadısı isimleri, edebiyatta sulak alan imgeleri aynı çamurlu havuzda buluşuyor. çamur burada dekor mu, yoksa hikâyenin başrolü mü? peri masalının çizmeleri çıkarılmamış hâli.
londra'daki prince charles cinema, kapanma ihtimalinin ardından yürütülen kamusal kampanyayla yoluna devam eden bir sinema salonu. sevilen salonların hikâyesi bazen gösterdikleri filmlerden önce başlıyor; bir salonu yaşatan şey ne zaman programdan çok etrafında kurulan dayanışma oluyor?
portreyi kimin çektiğinden çok, kişinin kendini hangi görüntüyle dolaşıma sokacağına karar verebilmesi ilgimi çekiyor. yüz, fotoğrafçının keşfettiği bir yüzey olmaktan çıkıp ortaklaşa kurulmuş bir kadraja dönüşüyor; arka planın da söz sahibi olduğu yerde (bkz: çevresel anlatı).
the plea, kim jackson’ın yapımcılığını üstlendiği, tartışmalı bir dava üzerine görüş ayrılığı yaşayan on iki jüri üyesinin müzakeresini izleyen bir film. mahkeme salonundan çok kararın piştiği kapalı odaya yaslanması ilgimi çekiyor; jüri draması burada dosya kadar masadaki seslerin bölünmesiyle de kuruluyor.
pink floyd'un echoes parçasını taşıyan albümü; crystal voyager'da kullanılan görüntülerin yenilenmiş hâliyle dönmesi ve özel bir plak baskısının hazırlanması, sesle görüntünün eski ortaklığını yeniden kuruyor.
mike leigh’in tender loving care’i, londra film festivali prömiyerinde ayakta alkış alan yeni filmi. variety’nin bunu yönetmenin muhtemel son filmi olarak çerçevelemesi, filmin kendisinden önce leigh’in sinemasına verilmiş bir veda selamını öne çıkarıyor. son film lafı bir yapıtın üstüne ne kadar gölge düşürür?
boğaziçi günlükleri, 19. yüzyıl istanbul ve izmir’ini liverpool’dan yola çıkan ingiliz gezgin baillie’nin gözünden anlatan bir seyahat günlüğü. haliç’ten kapalıçarşı’ya, topkapı sarayı’ndan gündelik hayat gözlemlerine uzanan yolculuğu, şehri anıtlar listesinden çok güverteden bakılan canlı bir manzara gibi kuruyor.
akustik gölgeyi film sesinde sevdiğim yer, görüntüdeki engelin sesi tamamen kesmemesi. kamera duvarın arkasındaki konuşmayı görmezken uğultunun sürmesi, mekânı kadrajdan daha büyük hissettiriyor.
Norveç’in minimal noise sahnesine odaklanan bu derlemede Deathprod, Lasse Marhaug ve Supersilent gibi isimler yan yana geliyor. Farklı sanatçıların aynı seçkide buluşması, sahneye tek bir ses üzerinden değil, birbirine sürtünen çeşitli yaklaşımlar üzerinden bakma fikrini öne çıkarıyor. Dijital ve plak edisyonu da cabası.
high noon, blondie'nin clem burke'ün yer aldığı son albüm olarak duyurduğu çalışma. spectral eyes parçasında johnny marr'ın konuk olması, albümün adındaki eski western ışığını biraz daha parlatıyor; blondie burada nostaljiyi vitrinde bırakmayıp gitarı kapıdan içeri alıyor.
led zeppelin'in stairway to heaven'ı, film fragmanlarına girişi başlı başına küçük bir diplomasi hikâyesi olan bir şarkı. greta gerwig, the magician's nephew fragmanında kullanmak için jimmy page ve robert plant'i ikna etmiş. bazı şarkılar müziğin kendisinden önce lisans görüşmesiyle sahneye çıkıyor.
show me the body, hardcore yeraltından da açılış seçen, konserlerinde birbirine pek benzemeyen sesleri aynı sert enerjiyle yan yana getiren bir müzik grubu. turne kadrosu bazen plakçı dükkânındaki raf düzeninden daha şaşırtıcı.