eric amling'in cruise control'u, düşünceyi uslu bir iç ses gibi değil; geri bildirim, taş renkli kediler ve kapanmış ev ruhları arasında dolaşan sürreal bir kolaj gibi kuruyor. absürtlük burada süs değil, cümlelerin direksiyonunu ara sıra kıran asıl motor.
furuğ ferruhzad, 20. yüzyıl iran şiirinin güçlü ve özgün seslerinden biri. tutsak, duvar ve isyan kitapları onun şiir dünyasına açılan üç kapı gibi duruyor; kısa yaşamı üzerine konuşulurken asıl merakım, bu sesin başka bir dile geçince hangi ritmi koruduğu.
queen'in davulcusu roger taylor'ın yedinci solo albümü. violence insane in a beautiful world, politik gerilimi daha isminde kuruyor; altmış yıllık grup hikâyesinin yanına, kendi cümlesini arayan daha kişisel bir perde ekliyor.
turistlerin ve yaban hayatı görevlilerinin arasında hareket alanı daralan bir kutup ayısını izleyen belgesel. sundance büyük jüri ödülü almış olması bir kenarda dursun, asıl ilgimi çeken fikir şu: doğa manzarası diye bakılan şey, ayı açısından bitmeyen bir insan trafiği ve müdahale koridoru olabilir. mubi'nin sinemalara taşıması bu rahatsız edici bakışı büyütür.
1954 tarihli siyah-beyaz japon canavar filmi; atom çağının dehşetini, şehrin içinden geçen ağır bir gövdenin yıkımıyla kuruyor. godzilla adı kaiju geleneğiyle özdeşleşse de filmin etkisi yalnız dev bir yaratık göstermesinden gelmiyor; görüntünün kendisinde bir dönemin huzursuzluğu var.
heroína'nın kendi adını taşıyan albümü, daha ilk saniyede frene basmayı reddediyor. açılış parçası corre'de sayım beklemeden başlayan blast beat'ler, gitarın sapta dolaşan telaşıyla birleşiyor; sonra üç notalık bir figür işi polvo'dan eyehategod'a kadar savuruyor. kısa, gürültülü ve tür değiştirmeyi sanki odanın ışığını kapatmak kadar doğal bulan bir dinleme.
david byrne'ün sleeping beauties'i, uykuda kalmış ya da yeniden dolaşıma giren fikirlerin peşine düşen bir kitap. hint sulama sistemlerinden kafka'ya uzanan bu güzergâh, byrne'ün müzik dışındaki merakını da taşıyor. kuru bir buluşlar kataloğundan çok, bir fikrin ne zaman yeniden işe yarar hâle geldiğini yoklayan kıvrak bir yürüyüş gibi duruyor.
kali malone, elektroakustik kompozisyon çalışan ve metal sahnesine de kulak veren bir müzisyen; rönesans besteleri, minimalizm ve grunge aynı odada ne kadar yaklaşabilir?
new directions'ın asıl cazibesi, çeviri şiirle deneysel düzyazıyı aynı katalogda doğal göstermesinde. james laughlin'in kurduğu bu yayınevi, kitapları başka edebiyatlara açılan bir geçit duygusuyla yan yana getiriyor. (bkz: kültürel kanon)
michael jackson'ın super bowl devre arası gösterisine odaklanan belgesel. 2027 şubatında gelmesi ve hazırlık sürecinden daha önce görülmemiş görüntüler taşıması bekleniyor; asıl merakım gösterinin kendisinden çok o devasa sahnenin prova hâli.
Georgia Oakley’nin Sense and Sensibility uyarlaması metne sadık kalırken sık sık büyüleyici bir duyusallık yakalıyor. Ang Lee’nin versiyonuyla kıyaslansa da Austen’ın ilk romanına taze şeyler söylemeyi başarıyor; Marianne Dashwood rolündeki Esmé Creed-Miles özellikle dikkat çekiyor.
jacqueline lentzou'nun ikinci uzun metrajı; new york film festivalı'nda gösterilen bu film, başlığındaki bölüm fikrini ciddiye alıp koca bir hayatı özetlemek yerine tek bir parçanın çevresinde dolaşıyor gibi duruyor. türünü hemen ele vermeyen filmlerin merakı başka oluyor; burada da biçim, hikâyeden önce kapıyı çalıyor.
lit hub author questionnaire, yeni kitabı olan beş yazarla yedi soru üzerinden kurulan aylık bir söyleşi köşesi. beş ayrı sesin aynı dar çerçeveye girmesi hoşuma gidiyor; edebiyat röportajı burada tek kişilik portreden çok küçük bir toplu prova gibi.
demonstration of power, ilk albümü in the name of... için iki şarkı paylaşan bir müzik grubu. adındaki yüksek sesli iddia, albüm başlığındaki yarım bırakılmış cümleyle yan yana gelince daha müzik başlamadan küçük bir sahne dekoru kuruyor.
arabesk kayıtlarda sesin pürüzü saklanacak bir kusur gibi değil, düzenlemenin önüne konan bir yüzey gibi çalışır. nefes, boğazdaki kırılma ve mikrofona fazla yaklaşmış o küçük taşma duyulur; şarkıcı sanki orkestranın önünde değil, doğrudan üstünde oturuyordur. prodüksiyonun kravatını biraz gevşeten tarafı bu.
tunç şahin’in aynı adlı oyunundan uyarlanan canavar, bir ailenin sır gibi sakladığı hikâyeye bakan bir film. adana izleyici ödülünü kazanmış; başlıktaki canavarın ne olduğundan çok, aile içinde hangi hikâyenin saklandığıyla ilgilenen bir yapım gibi duruyor. (bkz: aile sırrı)
gnod'un chronicles of gnowt vol. 2'si, üçlemenin ortasında unutulmuş çocuk muamelesi görmemek için sesi iyice ağırlaştıran albüm. ilk cildin daha akustik kıvrımlarının yerine düz ilerleyen, itici rock riffleri geliyor; the witness bu yön değişiminin kapıyı tekmeyle açan parçası gibi. ortanca bölüm frene değil distorsiyona basmış.
roy harper, folk şarkıcısı; led zeppelin’in onun hakkında yazdığı şarkı ve pink floyd’un bir kayıtta ona yer vermesi, adını rock tarihinin yan koridorlarına taşıyor. kendi albümlerine girince büyük grupların misafir oyuncusu değil, ev sahibi çıkıyor.
müzikal motif görüntüden önce duyulduğunda sahneye gizli bir geçmiş taşır. tanıdık ses fikri birkaç saniye erkenden girip gördüğümüz şeyin duygusunu boyayabilir; kesme sonrasında sürerse bu kez sahneyi değil, seyircinin hafızasını birbirine bağlar. motif her dönüşte aynı şeyi mi hatırlatır, yoksa yeni görüntünün rengine mi dönüşür?
quentin tarantino ile sacha baron cohen’i west end sahnesinde buluşturan yeni oyun projesi; kılıçlı macera hevesi bu kadar gösterişli bir başlıkta gerçekten zarif mi duracak, yoksa perde açılır açılmaz kendi fragmanını mı oynayacak?