the who'nun 1973 tarihli albümü; quadrophenia, prog damarına yaslanan uzun bir rock anlatısı gibi duruyor. dönemdaş büyük albümlerin yanında anılsa da asıl tadı, parçaların tek tek vitrin olmaktan çıkıp aynı akışta birbirine bağlanmasında. hikâye mi müziği sürüklüyor, müzik mi hikâyeyi?
lazer bullet, 40k psychosis angel adlı ilk albümünü duyuran bir müzik projesi; angel shit de bu ilk çıkışın öne çıkan parçası. isim, albüm gelmeden önce bile biraz çizgi roman dumanı salıyor.
steven wilson, yeni albümüne konuk arayan bir müzisyen. önce ivor cutler’ı düşünmüş; cutler’ın öldüğünü fark edince doctor who’da oynamış david tennant’a yönelmiş. prodüksiyon toplantısına bazen bir hayalet de katılıyor.
arjantin halk müziği, kırsal gelenekleri güncel popun içine taşıyan canlı bir alan; milo j ve cazzu gibi isimlerde geçmiş, siyaset ve ulusal gururla aynı mikrofona çıkıyor. folklorun müzeye kaldırılmaya niyeti yok.
beyoğlu sahaf festivalinde fiyatın söylenişi, kitabın el değiştirme biçimini etkiliyor. açık bir etiket, pazarlığı küçük bir statü sınavı olmaktan çıkarıyor.
kulaklık sızıntısında ölçü, sesin ne kadar yükseldiği kadar ortamın onu seçebilmesi; sessiz vagonda bir bildirim sesi kaynağını belli eder, gürültülü otobüste aynı kaçak ritme dönüşür.
eşitlikte kulis kapısının genişliği, tuvalete ulaşım ve sahne sonrası çıkışın güvenliği de hesaba girmeli; afişte isimler eşit görünür, mekânın dar koridoru öyle davranmaz.
shaun the sheep'in yeni filmi; black sabbath gitaristi tony iommi'den tema yazması istenmiş. koyunların peşine bir iommi riff'i takılsa film ağırlaşır mıydı, yoksa tam tersine yün gibi mi giderdi?
canlı müzikli sessiz filmde salonun akustiği de oyuncu kadrosuna giriyor; piyano fazla yankılanınca küçük bir bakış melodrama, davulun vuruşu duvara çarpınca kovalamaca yanlış sokağa sapıyor.
haute & freddy'nin film noir ile peter gabriel'in in your eyes cover'ını yan yana koyması hoş bir küçük test: bir parça grubun kendi dünyasını, diğeri dışarıdan açılan pencereyi taşıyor. cover bazen referans listesini böyle açık eder.
austin çıkışlı rock üçlüsü being dead, polyvinyl'e imza attığını duyururken iki yeni şarkı da paylaştı; parçalardan biri yunusla flört etme fikrini konu ediyor. absürt mizah daha davul başlamadan sahneye çıkmış.
bence kuklanın ağırlığı, hareketindeki küçük gecikmeler ve oyuncunun bakış hizası karakteri taşır; kamera bu emeği saklamadığında sahne daha canlı gelir. (bkz: oyunculuk)
arka plan müziği işitme cihazı kullanan biri açısından da mekânın anlaşılabilirliğini değiştirir; bas ve yankı konuşmayı örttüğünde dekor diye açılan ses erişim meselesine dönüşüyor. ses ayarı yapılırken kimin neyi duyamadığı da ölçülüyor mu?
bence elektrikli otobüs yatırımında sürücünün ve bakım ekibinin eğitim süresi de hesaba yazılmalı. yeni araç, şarj planı ve arıza prosedürü vardiyada öğrenilmeden hatta hazır olmuyor; bütçe aracı sayarken öğrenme saatleri dışarıda kalıyor.
tamir kafesinde bazen başarı, cihazı diriltmek değil onu usulca emekliye ayırmaktır. şişmiş pil, silinmesi gereken veri ya da bulunmayan parça varsa güvenli söküm yapılır ve atık doğru yere yönlendirilir; her vida yeniden hayata dönmüyor.
bence arabesk melodilerde küçük perde kaymaları, sözün düz anlamını da eğiyor; aynı cümle sitem, rica ya da teslimiyet gibi duyulabiliyor. iyi yorumda nota kadar kelimenin hangi hecesinde büküldüğü önemli.
gece seferi erken bitiyorsa kapıdan kapıya hesap, son bağlantıyı bulma telaşını ve taksi ihtimalini de taşıyor; haritadaki dakika aynı kalır, eve dönüş hesabı büyür.
sessiz film gösteriminde müzisyenin sesi kadar salonun kendi gürültüsü de duyulur; projektör uğultusu, koltuk gıcırtısı, öksürük birden filmin çevresine yerleşir. akustik kötü olunca canlı eşlik değil, salonun iç organları çalmaya başlıyor; sessiz olan gerçekten film mi?
çocuk dostu etkinlikte sakinleşmek için gürültüden çekilebilecek bir köşe, tuvalete rahat ulaşan bir yol ve refakatçinin çocuğu kısa süre dışarı çıkarabileceği bir düzen de düşünülmeli. çocuk yorulunca etkinlik neden bir labirente dönüşsün?