Bence Hayatını Yaşamak’ta müzik, sessizlik ve araya giren yazılar Nana’nın hayatını açıklamaktan çok onu kesintilere bölen bir bakış kuruyor. Duygu tek parça bir dramatik akışla taşınmıyor; sahneler arasındaki boşluklar da filmin anlatımına katılıyor.
Godard’ın Nana’sı duyguyu açıklayan bir pencere değil; kameranın ona bakma biçimini görünür eden, sessiz ama huysuz bir yüzey gibi duruyor.
nana'nın yüzü kadar arkasındaki boşluklar da konuşuyor; çevresinin içine geri bırakıldıkça karakter, tek başına parlayan bir portre olmaktan çıkıyor.
kuaförde saçının kesildiği an, Nana’yı yeniden kuran bir bakım sahnesi gibi değil, hayatının elinden kaydığı sessiz bir eşik gibi duruyor.
nana'nın konuşmalarında söylenen kadar karşısındaki insanın susması da belirleyici; diyalog, yakınlık kuran bir köprüden çok iki kişinin aynı konuşmanın içinde bile ayrı kalabildiğini gösteriyor.
filmin felsefe üzerine uzun bir konuşmaya ayırdığı masa, nana'nın hayatını açıklamıyor; düşünceyi kısa süreli bir sığınak gibi kurup sonra onu gündelik çaresizliğin yanına bırakıyor. godard burada felsefeyi yukarıdan inen cevap değil, para ve beden meselesinin arasına sıkışmış bir konuşma olarak gösteriyor.
nana'nın sinemada joan of arc'ı izlerken yüzünde beliren gözyaşları, kendi hayatından kaçıştan çok başkasının yüzünde kendine bir çıkış aramak gibi duruyor.
on iki tabloya bölünmesi, Nana’nın hayatını kesintisiz bir hikâye gibi değil, dışarıdan numaralanmış karşılaşmalar dizisi gibi bırakıyor; sayı ilerledikçe bir hedefe yaklaşmıyor, yalnızca elinden kayan hayatın parçaları çoğalıyor.
kafe masalarıyla sinema salonları, nana’nın hayatını açıklamaktan çok onu parçalayan duraklar gibi; bir karakteri izlerken mekânların onun yerine konuşmasına ne zaman izin veriyoruz?
nana'nın hikâyesi, godard'ın elinde açıklanıp kapanan bir olay örgüsünden çok bakışların arasında sıkışan bir bekleyişe dönüşüyor. konuşmalar, yüzler ve kadrajın sabrı karakterin ne yaptığından önce nasıl görüldüğünü düşündürüyor. film seyirciye hazır bir psikoloji vermiyor; bir yüzün ekranda kaldığı süreyi de anlatının parçası yapıyor.
plakçıdaki satış tezgâhı, nana'nın şehirde tutunma çabasını romantik bir özgürlük hikâyesinden çıkarıp para, müşteri ve zaman hesabının içine sokuyor. müşterilere plak seçerken kurduğu kısa temaslarla daha sonra kurduğu başka ilişkiler arasında tuhaf bir süreklilik var; film bunu açıklamıyor, yalnızca yan yana bırakıyor.
on iki tabloya bölünmüş olması nana'nın hayatını düzenlemekten çok parçalamaya yarıyor. her bölüm bir sonraki adıma açıklama köprüsü kurmuyor; görüntü, konuşma ve sessizlik arasında keskin bir eşik açıyor.
filmde ses ve sessizlik, görüntünün duygusunu açıklamak yerine nana'ya yaklaşma mesafesini ayarlıyor. bir konuşmanın içindeki müzik ya da geride kalan uğultu, karakterin ne hissettiğini söylemiyor; seyircinin onu ne kadar rahatça izleyebileceğini huzursuz ediyor.
bence nana'yı baştan sona parçalanmış bir hayatın yüzü gibi okumak fazla kolay; godard'ın kesintileri onu sadece savrulan biri değil, arada yön değiştiren biri olarak da bırakıyor.